İnstagramda ve arkadaş çevrem de neredeyse her fotoğraf üzerine yaptığımız sohbette, “Siz de ne yapıyorsunuz? Fotoğraf makinesi çekiyor, siz övünüyorsunuz .” cümlesi ile karşılaşıyorum… Bu bakış açısını düğün fotoğrafçılığında da yaşıyorum, mesela Fuji Filmin en küçük makinesi xt30 56mm f1.2 lensi ile damat gelin fotoğrafı çekmek isterken, insanların daha büyük makinan yok muydu? Bu ne çekecek ki demeleri ile çıkan karenin daha çekilmeden negatif olarak hanemize yazıldığını hissediyorum. Fotoğraf sanatını ve fotoğraf dilini bilmeyen sanatçı kişiliklerin dışında hâkim olduğu genel düşüncenin dile getirilmiş halinin iki üç yansımasını gözler önüne sermiş oluyorum; yalnız ülkenin nüfus yapısına baktığımız da bu fikre sahip olduğunu az çok biliyor; eğitimli eğitimsiz insanlardan bazılarının da böyle düşünüyor olmaları gerçeği ile karşılaşmak, durumun vahametini bütün çıplaklığı ile bir kez daha karşıma çıkarmış oluyordu.
İşin doğrusu kimseye kızarak ya da bu düşünceye bir çözüm getiremeyeceğimin de farkındaydım yalnız her yanlışa susmak gibi bu durumu da kabul etmeyip, toplumda yaygın olan bu düşünceyi değiştirmeye yönelik bir şeyler yapılması gerektiği kanısındayım. Sanayideki bir ustanın bir arızaya beş dakikalık bakisi ve o süresinin kısa ya da uzun bir süre ile değerlendirilmesi durumunda düşülecek hatayla, insanlarımızın düştüğü hata arasında ne fark vardı ki? Bu sorunun cevabını ben vermek yerine, siz değerli okurların düşünmesini arzulayarak daha doğru bir yol belirlemiş olduğumuza inanıyorum. Zira çektiğimiz bir fotoğrafı yayınlamadan önce bazen 1 saat bazen daha fazla bir sure zamanımızdan feragat edip onu sizlere sunuyoruz. Bazı isleri Düşünürken, fotoğrafın kendine has bir dilinin olduğu ve bu dili oluştururken ve daha anlaşılabilir bir noktaya taşırken fizik, kimya gibi fen bilimlerinin yanında sosyoloji, antropoloji, psikoloji, felsefe, coğrafya, tarih, mantık, etik, estetik, siyaset ve toplum bilimi gibi sosyal bilimlerden de bolca yararlanırız. Bir fotoğrafa baktığınız da bu sanat camiasında sanatçının renklerle imza attığını hisseder, o fotoğrafın kime ait olduğunu biliriz… Çünkü onun ellerinden çıktığını onun dili olduğunu anlarız.
Sanatın, el emeği göz nuru gibi fiziki yanının, sanattan çok zanaat kısmına yakın olduğu bilinmektedir. Fotoğraf sanatında da bir makine kullanılarak eser üretilir. Evet, ama Teknik olarak hazır olan makinenin deklanşörüne basınca materyali olmayan bir görüntüyü sizlere nasıl gösterebiliriz? Geçen haftaki yazımı okuyanlar bilir... Her fotoğrafın bir ruhu olduğunu ifade etmiştim... Fotoğraf sanatının da bu süreçte oluştuğunu simdi dar bir düşünceye sahip olan bir kişiye ne nasıl anlatabilirim ki? Tabi ki her cümlem işe yaramayacaktır. Çünkü o görüşteki insanların, fotoğraf çekecek kişinin birikimini ve yeteneğini algılaması veya anlaması mümkün olmayacaktır. Biz de bu kısa yazı içinde toplumsal ve çok daha geniş bir çerçevede ele alınabilecek bu konuyu çözümlemeye çalışmayacak, onun yerine küçük önerilerde bulunarak bir fotoğrafçının sıradan bir kişiden nasıl farklılaşabileceğinin altını çizmeye çalışacağım. Bir fotoğrafçı, iyi fotoğraf çekme tekniğini öğrenmekle yetinmez aynı zamanda diğer bilimlerle de ilgilenerek kendisini besler ve geliştirir. Böylece anlatmak istediği ve algılayıcıya ulaştırmaya çalıştığı mesajı etkili bir yolla görsele dönüştürmeyi başarabilir.















