Fotoğrafçı olmak herkesin dilindedir. Ama bir fotoğraf makinesi alıp bunu eyleme çevirmek biraz cesaret ister. Çünkü her makina alan fotoğrafçı olamaz. İçine kendinden bir şeyler katman gerekir. Bir topluluğa hitap etmen gerekir. Konuşmadan bir hikâyeyi anlatman gerekir.
Kısaca Bu eylemi düşünceden parmağa indirmekse hepsinden zor olanıdır.
Makineyi elinize almak değişmenin, dönüşmenin görüp dokunup başka hissetmenin ihtiyacından oluşuyor.
Başka insanlar, başka bakışlar, başka yapılar, pazarlar, çocuklar renkler, sokaklar, kokular, araçlar, kaldırımlar dağlar bayırlar ve kırlar demek oluyor
Başka bir kentin sabahında uyanmak oranın insanından o şehri daha iyi bilip karış karış gezmek, detaya inmek demek oluyor...
Sabahın erken saatinde kalkıp bir fırıncının ekmeği sana uzatan elini veya kahveni içerken yanında oturan insani, senin oralı olmadığını bilmesi hissi oluyor. Bunlar anlık tatminler iste seni tam da fotoğrafını çekemeye gittiğin oralı yapıyor.
Bu geçici hisle de mutlu oluyorsun çünkü en ilkel insan güdüsüyle dünyanın 0.00001'ine sahip olduğunu ve çoğaldığını düşünürsen bu da gitmenin ikinci aşamasıdır ve bir makina seni başka kentlere başka insanlara gitmeni sağlıyor.
Kırsallarda insani en çok etkileyen sarp dağların erişilmezliği ve içinden akan suyun sesidir. Ve senin içinde O anki hislerini elindeki tek kareye sildirip çektiğin fotoğrafı insanlara gösterme duygusudur.
Buna karşın sessizlik de aynı şekilde insani içine çekendir. Kentlerdeki tüm sesler bir nevi, medeniyet frekansları ve kentlerin seviye göstergesi olsa da gecenin bir yarısı çıktığın bir dağın eteklerindeki sessizlik sana başka bir huzurun kapısını aralar...
Ve tabii ki fotoğraf makinesinin çıkardığı o ses...
Sessizliğin kendi içlerinde duyulabilen o makina sesi. Bir fotoğrafçı için bir şarkıdan farksızdır. Bu sesleri bir müzik gibi duyabilmek için sadece kulaklarınız yeterli gelmeyecektir. Makinenin arkasından baktığın o ekran, çektiğiniz her kare, tamam bu da olmuş dediğiniz her an, sizi o melodiyle bir bütün haline sokacaktır. Gecesini yaşadığınız şehrin gündüzünde makinenizi boynunuza aşıp kendisini sokaklara, pazarlara atacaksınız. Merdivenlerine oturup duvarlarına dokunacak, meydanlardan gökyüzüne bakacaksınız, hiçbir plan yapmadan varılacak yeri sadece bir sonraki sokağın kıvrımlarının belirlemesine izin vererek ilerleyeceksiniz. Göz tembelliği olmadığı için attığınız her adim bir fotoğraf olacak size.
Ülkeler, şehirler, meydanlar bazen şarkılarını çalan bir sokak gitaristine eşliğiniz ile bazen bir fotoğraf
karesiyle, bazen de kitapçıda kahvenizi içerken, çekeceğiniz tek kare size o huzuru verecektir. Sıradan
yürüyüşünüzü bir film sahnesine, çevireceğiniz anlarınız olacaktır. Ve eğer istediğinizi elde etmişseniz her kentin kendini var edebildiği mutlak bir karesinde süresiz misafir olarak kalacaksınızdır...
















